25 Haziran 2010 Cuma

DUYUYOR MUSUN BENİ SUFİ ?

Yağmur SURURİ

Taştım yine çukurumdan,tutamadım kendimi, içimi çeke çeke ağladım. Ne yaşımı sildim gözümden ne de ağlamaya utandım. Bir yabancıya anlatırken buldum kendimi böyle...

Anlattım kendimi ona, noktasız virgülsüz. Ben anlattım o dinledi, arada sustum o söyledi, garip bir telepati kuruldu aramızda, ben kendimi anlatma yoluna girdim o da beni anlamaya. Çok bunaldığım yerde durdum, nefes alırken ağlıyordum. O ağladığımı görmesede hissetmiş olmalı ki sık sık sabret diyordu. Bir solukta anlatmalıydım kendimi, o an içimden geleni yapıp saatlerce anlatıyordum.

Yakın geçmişimi anlattım ona, geçmişe takılı kaldığımın farkında, geleceğe hatta şu ana bakmam konusunda beni teskin ediyordu. Bana göre bu sözler bir teselli, ona göre acaba yaşamın sifreleri miydi? Bir hayat hocası gibi konuşuyordu, farkında değildi belki ama ağzından çıkan her kelimeyi hafızama kazıyordu...

Ne konuşurken ne de dinlerken herkes gibi değildi. Zaten onunla konuşurken ben de hiçkimse gibi değildim. Karşımda bir ayna vardı ben ağlarken yüzümü gülümserken gösteren.
Yalnız ayna sağlamdı da benim suretim paramparça dilim konuşurken canıma batıyor kanıyordu. Ajitasyon düşüncesi olmadan anlattığım âlemimde o sufi adım adım geziniyordu, içim rahattı ne bir sınır koydum araya ne de yasak bölge, gez gezebildiğin kadar ama beni bulursan ne olur bana söyle...

Ney seslerinde gece yarısını geçti, sohbete nokta koyma vakti geldi, küçük bir teşekkürle sohbet bitti, o sufi de sessizce gitti.
O gece sufinin alemimde bıraktığı ayak izlerinde uyudum, gözlerimi yeni bir alemde açmak için yumdum...
Duyuyor musun beni sufi?
Çok yorgunum güneş doğunca uyandırır mısın beni?



23 Nisan 2010 Cuma

Susmuşluğum Şikayetten Değil

Betül ERGİN(Ebkem)


Susmuşluğum şikayetten değil,

Öyle bir yara içimde eski yapraklardan kalma

Bir yumru olmuş boğazımda, ağlatır geceleri..

Akşamları Haliç kıyılarında düşünürüm seni

Hayalin karşı kıyılardan el sallar, gülümser

Sanki hiç gitmemiş, hiç gitmeyecekmiş gibi.


Kumkapı sokaklarından başlar benim susmuşluğum,

Sahile uğrar tren yollarında yürürüz iki çocuk

Beşiktaş, Bebek oradan Üsküdar...

Bazen Adalar'a geçer sümbüllü yollarda

Bir şarkı dinleriz seni anlatan.


Susmuşluğum şikayetten değil

Her yerde herkeste seni duymamdan..

9 Mart 2010 Salı

AY IŞIĞI

 Melike Nur YADİGÂR

Ay ışığım yoktu benim,
Ama yıldızlarım vardı, sebeblerim
Aramak için ışığı;
Gören gözlerim vardı benim.

Körler arasında görmek nasıldır bilirim.
Çünkü ben de onlardan biriyim.
Arayıştaydım senin gibi.
Ve biliyordum hazinemin yerini,
Hangi yolu izlemem gerektiğini.

Yıldızlar ulaştırdı beni Ay'a.
Ay da ulaştırır belki sonsuz ışığa.
Belki gerçekten kör olurum
Belki bedenim kül olur o ışıkta.
Ama ruhum aydınlıkta kalır daima.

18 Ocak 2010 Pazartesi

DURMAZ İŞLER HANÇERİNİN YARESİ (Yeni)

Ali Sarıgül

Durmaz işler ta derinden hançerinin yaresi,
Hiç kimsenin böyle zalim olmasın mehparesi,
Bulsalar Ferhad ile Mecnun bulurdu çaresi,
Ehl-i aşkın ölmeden gayri bulunmaz çaresi.


Türk Klasik Musikisi'nin büyük bestekârı, ehl-i dil(1), ehl-i aşk(2), fem-i muhsin(3) Zekai Dede'nin Rast Makamındaki şarkısının güftesinde, aşk hançerini yemiş olan aşıkın hali, acısı, çaresizliği ve çaresi böyle dile getiriliyor.


Bu yazımızda bu manidar güfteden yola çıkarak, adamın âdem(4) olma sürecinde, yani salikin(5) seyr-i sülukunda(6), benlik, ego ya da nefs adı verilen huzur bozucu, hakikat(7) güneşinin önündeki bu en büyük perdenin kaldırılmasında en önemli şifa kaynağı olan aşkın rolünün ne olduğu ne olması gerektiğini irdeleyeceğiz.


İnsan denilen aciz varlığın bu dünyadaki macerasının asli nedeni olan hakikati arayıp bulma sürecinde, Yaratan'ın her insana bahşettiği kadîm(8) aşk duygusunun, hedefine, amacına ulaşabilmesi için bir ikiliğe(9) ihtiyaç bulunmaktadır. Bu ikilikten hareket edilerek çokluk, çokluktan yola çıkılarak da teklik(10) idrak edilecektir. Bu ikilik, kadîm zamanlardan beri âşık-maşuk adıyla remzedilmiştir. Âşık yani seven, maşuk sevilen, yani sevgili.


Maşukun yani sevgilinin hakikate doğru olan yolculukta asli görevi bin bir türlü eda, işve, cilve ve naz ile aşıkın seyr-i sülukunda nefs denilen belâdan azade olması için elinden geleni arkasına koymamaktır. Maşukun görevi onu, yani aşıkını "ağzına layık" hale getirmek, âşık o hâle gelmeden ona teslim olmamaktır. Aksi halde sevgilinin, aşıkın derununda olan "hançerinin yaresinin" iyileşmesine imkân yoktur. "Ağzına layık hâl" ile remzettiğimiz durum aşıkın "ölmesidir". Bu ölümün, bir hadis-i kudside de buyrulduğu gibi "ölmeden önce ölmek" olduğu ehl-i aşkın malumudur.


Ehl-i aşkın "ölmek" suretiyle vahdete(11) yani hakikate ulaşması şüphesiz aşkın devrini tamamlaması ile mümkündür. Hakikati arama temelindeki aşk yolculuğu, çoğu kez menziline varmadan sona erer yani yarım kalır ki bu durumdaki aşıka "kaza-zede" denir. Yani;


Destim(11) visale(12) ermedi, sundum firake(13) el.


Firake el sunulması, yani aşk devrini tamamlamadan âşık ve maşukun ayrı düşmesi olayı kozmik bir ziyandır ki bunun için ne kadar gözyaşı dökülse azdır. İlginçtir ki aşkın devrini tamamlamaması sadece firak yani ayrılık nedeniyle olmaz. Bu bazen "vuslat" yani "kavuşma" ile de olur. Şüphesiz buradaki "vuslat" gerçek bir kavuşma değildir. Hedefi tamlığın idraki yani vahdet-i vücut olan aşk yolculuğunda bazen âşık ve maşuk havâssın(14) yolu olan aşk yolundan çıkarak çoğunluğun yolu olan birleşme yani evlenme yolunu seçerek kaza-zede olurlar.


Büyük Hintli şair Rabindranath Tagore âşıkların yolunu şöyle ifade eder:


Ormanda iki yol vardı biz az ayak izi olanı seçtik.


Âşık ve maşukun aşkın devrini tamamlamadan dest-i izdivacı yani batak bir iş olan evlilik yoluna sapmaları havâssın yolu olan ve az ayak izi bulunan yoldan çıkarak çok ayak izi olan çoğunluğun yoluna sapması demektir ki sonuç yukarda da sözünü ettiğimiz gibi kaza-zedeliktir.


Oysa aşkın devrini tamamlaması ile meydana gelen kavuşmada artık aşıkın ve maşukun birbirlerine ihtiyacı kalmaz. Bu kavuşmada asıl olan tamlığın idrakidir ki buna vahdet-i vücut denir. Mecnun'un maceranın sonunda Leyla Leyla diyerek Mevla'yı bulmasının ve artık Leyla'ya ihtiyacının kalmamasının anlamı budur. Varlığın birliğinin(vahdet-i vücut) idraki anlamına gelen bu durumda aşıkın maşuk ile yapacağı dest-i izdivaç aşağı bir seviyedir ki bu durumda âşık ve maşuka düşen görev eğer şartlar uygunsa aşk mahsulü yavruların meydana gelmesi için neslin ıslahına yardımcı olmaktır.


Aşk hançerini yiyen aşıkın yaresi devamlı kanayacaktır. Onun çiğerinden kalbine damlayan kandan sürekli yeni aşk gülleri açacaktır. İşte bu aşk güllerinin aslında ulûhiyet âleminden gelen kokusudur ki aşıkın sabrına ve yola devamına imkân verir, bu zorlu yolculuğu mümkün kılar.


Bu hançeri abdın (15) eliyle abda vuran Yaratan'ın şifa veren elidir ki sonunda sulh selamet ve sonsuz huzur vardır. Ne mutlu bu derde düşen canlara ki melekût(16) onların olacaktır.

NOTLAR:

(1) Gönül ehli
(2) Aşk ehli, âşıklar
(3) İhsan edici ağız. Lisan-ı kelama sahip kişi
(4) Kamil insan
(5) Hakikat yolunda olan. Ehl-i tarik
(6) Takip edilen yol
(7) Aranıp bulunması gereken kozmik gerçeklik
(8) Başlangıcı olmayan zaman.
(9) Dualite
(10) Vahdet-i vücut. Varlığın birliği
(11) El
(12) Kavuşma
(13) Ayrılık
(14) Seçilmişler
(15) Kul
(16) Melekler âlemi

29 Eylül 2009 Salı

SEVGİLİ BENİ KENDİ ŞEHRİNE ÇAĞIRMIŞ
 
Şimdi geceyi karşılama zamanı
Rüyaların kapılarını aralamanın zamanı
Meleklerin kollarında yükselmenin
Uzak yıldızlara dokunmanın zamanı
Sevgili beni kendi şehrine çağırmış
Ah ki gidemem, yüreğim özgür ama, elim ayağım bağlı
Gönülden kopup gelen nazlı bir imbatla selam gönderdim ona
Şimdi geceyi karşılamanın zamanı
Rüyalara dalmanın zamanı
Sevgilinin kalbine dokunmanın
Gözlerinden öpmenin zamanı

Foça, 19 Şubat 2014 Saat 23.00 suları.

24 Eylül 2009 Perşembe

ÖLÜM ALLAH’IN EMRİ, AYRILIK OLMASAYDI (yeni)

Ali SARIGÜL


Ayrılık duygusu insanı en çok yıkan duyguların, ruh hallerinin başında gelir. Öyle ki katlanılması ölümden bile daha zor olduğu ifade edilmiş, dile getirilmiştir. O, hicrandır, firaktır, gönül yarasının başlıca sebebidir.


Sanma açıp sinemi şerh idecek yâre yok.
Yâre gönül yaresi, açmağa bir çare yok.(1)


Gönül yarası ki hiçbir yaraya benzemez. Sebebi ayrılıktır. Bundan dolayıdır ki;


Gönül yaresini andıracak yâre bulunmaz.(2)


İnsanı bunca yıkan, yere seren ayrılık duygusunun, bu yıkıcılığının nedeni nedir? Neden ayrılık ölümden daha beterdir? Üzerinde düşünmeye değer. Bize göre bunun nedenlerini insanın temel ruh hallerinde aramak gerekir. Bu temel ruh hallerinden birisi yalnızlıktır. Her insan yalnızdır, bir yalnızlık adasıdır. Her insan kendini kendi yüreğine hapsetmiştir. Bu hapishanede doğar ve bu hapishanede ölürüz. Yalnız gelir, yalnız gideriz. Hayat; yalnız olanın yalnız olana doğru yaptığı sonsuz bir keder ve hüzün yolculuğudur.(3)


Her insan bu yıkıcı ve iflah olmaz yalnızlık duygusundan kurtulmak ister, bunun çarelerini araştırır. Bir insanın yalnızlığını ne giderir? Şüphesiz başka bir insan. O nedenle yalnız gönüllerin başka insanların eşliğine ihtiyacı vardır. Bu eşlik, arkadaş, dost, eş veya sevgili vb. çeşitli şekillerde olabilir.


Yalnız her gönül, kendini kendi gönlüne hapsetmiştir. Yalnız olan, kendi gönül hapishanesinde yalnız bir mahkûmdur. Bir mahkûmun yalnızlığını aynı hücreye konmuş bir başka gönül mahkûmu giderebilir. Biz bizi mahkûm eden yalnızlık duygusunu teşrifiyle giderecek olan diğer gönül mahkûmuna sevgili diyoruz. İnsan yalnızlığını gidermenin en etkili yolu bir sevgilinin eşliğidir. İki yalnız gönül arasında meydana gelen aşk olayı, sevgililerin yalnızlıktan kurtulma girişiminin adıdır. Aşk, ebedi yalnızlığımızı giderebilecek en etken yoldur. Çünkü aşk olayı iki gönlün “BİR” gönül olmasını hedefler. İkilikten, “BİR”liğe ulaşan gönüller buradan hareketle tüm gönüllerle hatta tüm varlıkla bir olma şansına sahiptirler. Vahdet-i Vücut’la kastedilen budur.


Aşkın devrini tamamlayamaması anlamına gelen ayrılık olayı, insanın aşk ile ulaşmayı hedeflediği, bu yüksek vahdet duygusuna giden yolun kesintiye uğraması demektir. Ayrılan sevgililerin dinmeyen gözyaşlarının temelinde bu kahredici kayıp duygusu yatar. Mevlana’nın Şems’in gidişiyle içine düştüğü yıkıcı ruh hali budur. İçinde yalnızlık duygusunun olmadığı ya da etkisini büyük ölçüde yitirdiği aşk olayının son bulması ile sevgililer, yalnızlık duygusunun hâkim olduğu gönül hapishanelerine geri dönerler.


Aşk olayının devrini tamamlaması halinde “İKİ”likten “BİR”liğe ulaşacak olan canlar, aşkın vakitsiz sona ermesiyle bu fırsatı kaçırmış olmanın acısıyla gözyaşı dökerler. Gönül yarası olarak da ifade edilen yıkıcı ayrılık acısının temelinde yatan gerçek neden budur.


(1) Zekai Dede’nin İsfahan Şarkısı
(2) Şevki Bey’in Hicaz Şarkısı
(3) Kozmik Çocuk ve Yüreğimizin Hapishanesi-Ali Sarıgül

2 Ağustos 2009 Pazar

YOL

Melike Nur YÂDİGÂR

Zaman geçiyor
Ve ilk defa bu kadar dolu geçiyor
Günlerin bir önemi yok
 Ne yaptığım ve ne yapacağım önemli olan
Bir sene geçmiş olsa da
Yüz sene geçmiş gibi geliyor bazen
Sanki ondan öncesi yok artık
Sanki ondan önce hiç yaşamamışım
Anılar bulanık….
Gerçekten hatırlamak istiyor muyum bilemem
Tek bildiğim seneler sonra
Hiç keşke demediğim…
Bir sene önceki hüzün yerini sevince bıraktı
Bir sene önceki acı dindi ferahlık var artık
Bir sene önceki ben yok artık
Ve bunlar iyişeyler
Yolum,çizgim çok keskin olmasa da belli artık
Ne olduğumu değil belki ama
Ne olmak istemediğimi biliyorum artık
Ben,beni ararken çok uzaklaşmıştım benden
Bir yola girdik belki çıkacağız;belki çıkamayacağız
Belki zafer bekliyor bizi sonda
Belki hüsran…
Ama ne olacaksa hepsi yolda olacak
Önemli olan yola çıkmaktı anladım bunu
Ulaşmak sadece ödül olacak
Gerçi her ne kadar istesek de istemesek de
Her ne kadar ayrı yollarda yürüsek de
Bulaşacağımız yer “bir”
Kaçamayacağımız gerçek “bir” …..


26 Haziran 2007 Salı

AŞK YOLU


Ali SARIGÜL

Her ne var ise aşk imiş âlemde,
İlim bir kıl ü kâl imiş ancak.


Kıl ü kal yani dedikodu, boş işler… Dilimizin büyük ozanlarından Fuzuli böyle diyor. Âlemde bunca değer verilen ilim(bilim) bile dedi-kodu yani boş sözlerdir diyor. Fuzuli’ye göre âlemdeki tek değer aşk imiş.
Bütün dünya dillerinde en çok kullanılan ve tüketilen sözcüklerden birisidir aşk. İnsanlık tarihi kadar eski bir duygu ve hakkında sayısız tanımlar, çalışmalar yapılmış sanatın, psikolojinin ve gizemciliğin başlıca, belki de en önde gelen konusu olmuştur. Aynı zamanda bütün toplumlarda ve zamanlarda en fazla istismar edilen ve yanlış tanımlanıp yanlış kullanılan bir kavramdır aşk.

Yeni Plâtonculara göre aşk, insanı diğer canlılardan ayıran, insanı insan yapan en önemli özelliktir. Bu bağlamda insan aşka sahip olan tek varlıktır. Biz bu konuda Yeni Plâtonculara katılıyoruz. Bize göre de aşk insana özgü temel bir duygudur. İstisnasız her insanda vardır. Her insan bu duygu ile doğar. Bir gizil güç(potansiyel) olarak her insanda mevcuttur. Ancak bu gizil güç, çoğu insanda ömür boyu ortaya çıkmaz. Bu anlamda gerçek bir aşk yaşayan kişi çok azdır. Adına aşk dediğimiz bu olağanüstü duygunun ortaya çıkması her şeyden önce bir uyarana ihtiyaç duyar. Bu ortaya çıkışın önceden ön görülüp planlanması mümkün değildir. O birden bire, aniden olur. Bir şimşek çakması kadar kısa bir zamanda gizil bir güçten, devimsel(kinetik) bir güç haline dönüşür. Bu ortaya çıkışta iki insanın karşılaşmış olması gerekir. Burada karşılaşan iki insanın vücutları değil bilinçleridir. Gerçek bir aşkta rol oynayan esas olarak fiziksel özellikler değildir. Boy pos, kaş göz aşkın ortaya çıkmasında ikinci planda kalır. Aşk olayı iki insanın bilinç merkezlerinin karşılaşmasıdır ama hangi insanın bilinç merkezinin hangi insanın bilinç merkezi ile karşılaşacağı bilinemez ve bu durum aşkın en gizemli yönünü oluşturur. Başkalarınca hiç de âşık olunacak bir kimse olarak görülmeyen bir kadın ya da erkek, aşıkı için dünyanın âşık olunmaya layık en güzel insanıdır. Nitekim Mecnun’a bu durum, Leyla’nın nesini beğendiği sorulduğunda “ben ol da gör” dedi. Başka bir insan asla âşıkın gözü ile onun sevgilisine bakamaz. Dolayısı ile Mecnun’un Leyla’da ne gördüğünü asla bilemeyeceğiz. Bu hep sır olarak kalacaktır.

Aşk diğer yönden insanın kendisi için iyi olanı aramasını mümkün kılan bir güç, bir kudrettir. Bu dünyadaki tüm yaşamı boyunca “hüsn-ü mutlak” ı yani mutlak, eksiksiz güzellik halini arayan insanın bu arayışını mümkün kılan da yine aşk duygusudur. İnsanın tüm eyleminde etken olan, temelde var olan bu arayış duygusudur. İnsan denilen canlı, hayatın çok farklı alanlarında rol oynar. Bu rol, toplumsal değerler açısından olumlu ya da olumsuz görülebir. Ancak oynanan rolün olumlu ya da olumsuz oluşu işin esasını değiştirmez. Zira toplumsal değer yargıları zaman ve topluma göre değişebilir ancak insanda var olan kadim arayış duygusu asla değişmez. Burada soru şudur:

Nerede aramalı, nasıl aramalı?

Bu web sayfasının amacı bu arayışı, bu arayışın yollarını tartışmak, birlikte düşünmek ve düşüncelerimizi paylaşmaktır. Yorumlarınızı bekliyoruz.

Buyurunuz…

Leylâ Kimdir, Mecnun Kim? (yeni)

LEYLA KİMDİR MECNUN KİM?*

Bir kişi mahbûbunun adını çok zikretse ol mahbûbunun ışkile, muhabbetile kendi ismini ve masivâsını unudur. Ol vakit ona dahî sorsalar :

“Adın nedir?”

Ol dahî Mansûr gibi, mahbûbunun adını salıverür. Kişiye ışk galib olacak kendü ismini ve gayrının ismini gönülden yuy. Hemen zikrettiği mahbûbunun adını kor. Ancak kalanını unudur. Nitekim Mecnun İbni Kays’e vaki oldu, sordular:

“Adın nedir?” dediler.

“Adım Leylâ’dır” dedi ve her kande baksa, gözüne Leylâ’dan artık bir âdem dahî gelmezdi. Cem’i adları unudub dururdu. Aceb sırdır:
Pes âşık-ı sadık oldur kim Dost adından artık adları gönlünden yuya. Bir gün Mecnun esrük, deli, divane: “Leylâ Leylâ” deyüb şehir içinde feryad idüb çağırub yürüdü. Leyla bunun zârın işitti. Özü göyündü. Eydür:

“Varayım şol miskine bir kere dahî kendüzümü göstereyim. Ol benim içün gice gündüz niyaz kılur. Ben dahî varayım gözükeyim, hem hatırcığın sorayım” dedi ,turu geldi. Mecnun’u durduğu yerde gözetti.

Mecnun “Leylâ ! Leylâ ! deyü çağırdı. Şehirden taşra çıktı. Sahraya gitti. Vardı güneye karşı bir yerde oturdu. Leylâ’nın zikrine meşgul oldu. Leylâ dahî kalktı, vardı mahbûbunun dört yanına cezgendi. Kendüyü Mecnun’a gösterdi. Mecnun Leylâ’ya hiç iltifat etmedi, illâ “Leyla” deyu adını zikrederdi. Şol kadar Leylâ dedi ki; düşdü, kendinden gitti, bî-hûd oldu. Velâkin yattığı yerde Mecnun’un cem’i zanından yine “Leylâ!” avazı geldi. Bu dahî aceb sırdır. Leylâ yoluk acebledi. Mecnun yine kendüye geldi. Turu geldi, oturdu. “Leylâ ! Leyla!” deyu çağırdı. Bu gez Leylâ, güneşten yana yanına geldi. Leylâ’nın gölgesi Mecnun’un üstüne düşdü.. Mecnun başını kaldırdı, Leylâ’nın yüzüne bakdı. Eydür:

“Kimsin, ne kişisin?” der. Leyla eydür:

“Hâlin nedir ışk elinden?” Mecnun eydür:

“Git ! Katıma gelme, yoksa sen dahî bencileyin deli olursun, yâd mısın, biliş misin ben seni bilmezin” der. Leyla eydür:

“Şol Leylâ deyü istedüğün Leylâ benim, beni niye bilmezsin?” der. Mecnun eydür:

Var ki âlem bana hep Leylâ olubdur. Benim gönlüm Leylâ ile dolubdur. Eğer sen Leylâ isen , ya bundaki Leylâ nedir ? “ dedi.


*Müzekkin-Nüfûs-Eşrefoğlu

Elimi Uzatsam Dokunacağım Yüreğine(yeni)

Betül ERGİN

Elimi uzatsam dokunacağım,
ki ne cesaretim var titreyen elimi uzatmaya,
ne de dokunmaya yüreğine.
Başıboş bir ruh benimki,
dolanır dururum sessiz boşlukta.
Bir zamanlar esirdim korkunç yalnızlığımda.
Bembeyaz bir el tuttu elimden ansızın,
o zaman duydum büyülü şarkısını aşkın.
Şimdi yemyeşil bahçemde bir tek sen varsın.
Aynaya bak, olduğun yerde durmaktayım.

ARMUDUN İYİSİNİ AYILAR MI YER? (yeni)

Doğan CÜCELOĞLU
Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım:

Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer' düşüncesi oldu.

Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.
Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.
Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu?

Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:'Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini'Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek,

'O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim' dedi.
O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, 'Sen benim kahramanımsın' duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.
'Nasıl yani?' dedim.
'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor.Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.'
Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiğiaile ortamını merak etmeye başladım.

Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık, sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.

Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. 'Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir,' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,' dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.
Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,' dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güler yüzlü bir aileydi. Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı. Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti.

Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. 'Evet' yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. 'Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz', dedi. Tüylerim diken diken oldu.
Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlarakızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!' dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, 'Tabii, onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu. O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı:

'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirmeolanağı kaybolmuş.Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' olmayacak.Sally'e sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?''Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, 'Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!'. Gülümseyerek, 'Nereden biliyorsun?' diye sordum.'Biz Frank'le konuştuk' diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı. Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, var oluşun beş boyutunu da doya, doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir.

Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, var oluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.

AŞKIN DİYALEKTİĞİ*


"Özgür bir yaşam, büyük ruhlar için olasıdır."
NİETZSCHE


Aşk bir bilincin bir bilince kavuşması, bir bilincin, özellikle duygusal düzeyde, bir başka bilinçte kendini bulması ya da aramasıdır.
...
Aşk toplumsal düzeyde bir karşı çıkıştır. Aşık olmak kınanmayı göze almaktır.
...
Kendi dışında her hangi bir gücün varlığını benimsemeyen ya da kısacası yetke tanımayan tek şey aşktır. Aşkın kendisi yetke olma savındadır yada kısacası aşk yetkedir. O gerektiğinde bütün kurumların karşısına bir yadsıyıcı olarak çıkabilir. Aşk bir yükümlenmedir, önüne çıkan her engeli yoğun ateşinde eritmek ister. Engel tanımayan yanıyla o tam bir karşı-toplumsallıktır. Kendini bir gerçeklik olarak ortaya koyduğu yerde öncelikle göreneklerin kalıplarını kırar yada kırmak ister. Toplumda geçerli her türlü kuralla yıkışır ve toplumsallığa her düzeyde meydan okur.
...
Aşk büyük boyutlarda tartışmasız benimsemedir. Aşk tartışmaz, irdelemez, hiç mi hiç kuşkulanmaz, yalnızca benimser... Ödün vermez. Ödün vermeye başladığı yerde sönmeye, sonunu elleriyle çizmeye başlar.
...
Ussallıktan bakınca çılgınlık dayanılmaz görünür. Çılgınlıkta toplumsal açıdan sakıncalı bazı şeyler vardır. Çılgınlık gerçek insan olmanın bir koşuludur. Ussallığın toprağında aşk bitmez. Aşıklar az da olsa delilere benzerler.
...
Aşk çılgınlık içinde düşünmektir. Aşk tartışmasız benimsemek ve ölesiye özlemektir. Aşkı hakkıyla yaşayanlar o koyu özlem duygusuna karşın sahiplenme yanlışına düşmezler.
...
Aşk bize verdiği sonsuzluk duygusu ile çekicidir. Aşıklar gizemli yönelimleri içinde öbür dünyada da bir arada olacaklarına inanırlar. Aşk belki de insanın yaşayabileceği duyguların en güzelidir. Olası duyguların en güzeli.
...
Yetkin bilince ulaşmış olmayanlar özgür olamazlar, en azından yeterince özgür olamazlar, onlar çok yerde birilerinin peşine takılıp giderler. Bunu yapmak zorundadırlar, çünkü özgür eylemi gerçekleştirmek için ya da uyarlı seçimler yapabilmek için gerekli bilinç donanımları yoktur. Kaba kitle ruhsallığı bu yarım bilinç koşullarında oluşur. Aşk da bir özgür düşünce ve özgür eylem alanı, bir özgür seçişler alanı olmakla belli bir bilinç yetkinliğini gerektirir. Her yüce insani değer gibi aşk da özgür bilinçlerin işidir, hatta gerektiğinde tutsaklığı göze alabilecek kadar özgür bilinçlerin işidir.Aşk özgür bilinçlerde parıldar ve gerçek anlamını kazanır. Aşk birbirine karşıt iki gücün, özgürlükle tutsaklığın çarpıştığı alandır. Özgürlüğün getirdiği tutsaklık da diyebiliriz ona.
...
Aşk bir yoldan çıkmadır, yoldan çıkarken göreneklerin hatta alışkanlıkların çizdiği çerçevelerin dışına çıkmadır. Tek ölçüt sevgili olunca yada tek değer sevgili olunca onun dışındaki her şey geriye itilir ya da sıradanlığa indirgenir. Hele çok uygunsuz koşullarda gerçekleşmişse aşk düpedüz topluma karşı ama özellikle de aileye karşı işlenmiş bir suçtur.
...
Bu yüzden kalın maskelilerin, maskelerini bir türlü bırakamayanların aşkın ülkesine girmeleri zor olur ya da tümüyle imkansızdır. Çünkü aşk büyük ölçüde düşlerden beslenir. Aşkta maskesini çıkarmayan kişi kendini bir yol ayrımında duyar, anlar ki aşk maskeli bir korunma için hiçte uygun bir ortam değildir, o durumda ya maskeyi soyunmak ya da geriye dönmek gerekecektir. Kendini kendine saklayan insan aşkın eşiğinden geri dönmek zorundadır. Aşkın kapısından girmek isteyip de bunu başaramayan insan düpedüz bu anlamda kendine yenilmiş insandır.
...
Oysa maskeler kötüdür, onlar gerçekte olumsuz yanlarımızı örttükleri gibi olumlu yanlarımızı da örterler.İçtenlikli insan olumsuz özellikleri olmadığı için değil olumsuz özelliklerini gizlemek istemediği için sevilir.
...
Günümüz insanının neredeyse hiç bir şeyden tat almayacak kadar yabancılaşmış olduğunu söylemek aşırıya kaçmak mıdır?
Genel görünümü içinde bu yeni insan durmadan gereksinimlerini artıran, buna göre durmadan yeni şeyler elde eden, bununla birlikte kazanımlarından heyecan duyamayan bıkkın bir insan özelliği gösteriyor.
...
Yeni insan aşkın yerine kaba ölçülerde cinselliği ya da onunla hiç ilgisi olmayan bir şeyi, örneğin televizyonu, otomobili ya da sabah kahvaltısını koymaya kadar varan bir yabancılığı yaşıyor.
...
Aşkın değeri bir bütünsellikte, bir- ruh beden bütününde gerçekleşir. Gerçek aşklar insanın kendini sevgiliye tam olarak armağan ettiği aşklardır. Aşkın adanmışlığı bu noktada anlam kazanır. Sakınıklıkla aşk olmaz ve her türlü sakınıklık aşkı öldürür. Ancak insanlar çok zaman tam olarak kendilerini verme rahatlığında olmadıkları için aşkta değerlerin oluşumu yarı yolda kalabilir. Yazık edilmiş nice aşklar vardır. Bu yüzden aşk yürekliliği gerektirir. Yürekli değilsek aşkla işimiz olmamalıdır.
...
Aşkta insan vardır, başkası vardır. Cinsellikte başkası nesneyken ya da daha doğrusu büyük ölçüde nesneye indirgenmişken, aşkta tam anlamıyla öznedir. Aşk ilişkisi özneden özneye ilişkidir...Başkası cinsel nesne olarak algılandığında aşk tüm gerçek anlamlarını yitirir yani aşk olmaktan çıkar. Gerçek aşk iki kişinin, karşı cinsten iki kişinin , iki ruh-beden bütününün diyalektik bir ilişkide birbirini keşfetmesi, birbirinin gizlerini ortaya çıkarmasıdır, doğrudan doğruya iki kişilik yada daha doğrusu yalnızca o iki kişiye özgü bir ortam oluşturmasıdır. Aşkta insanın keşfi olgusu bütün sıcaklığıyla, bütün derinliğiyle, bütün renkleriyle gerçekleşir. Başkası bizim için her zaman gizler yumağıdır...Bir başka insanda biz bizim için anlaşılır olması gereken özellikler buluruz, bu özellikler kat kat örtüler altında sessiz dururlar ya da bir takım kuytularda bekleşirler. Onları görünür kılmak için aşkın yoğun içtenlikli etkinliğine gereksinim vardır...Gerçekte insan kendini gizleyen bir varlıktır, o yalnızca aşkta kendini ele verir.
...
Aşka hiç bir bilinç hazırlığı olmadan girmek olası değildir...Yalnızca yetkin bilinçler aşkın dar kapısından girebilirler, aşkın dikenli yollarında yürümeyi göze alabilirler.
...
Böylece aşk cinselliği çok aşan bir güç olur. O sessiz, dolaylı, kendiliğinden bir araştırma alanıdır, bir insanlaşma ortamıdır. Onda insan kendini bulur ve kendini yaratır. Onda insan insanı keşfeder. Onda insan başkasına ulaşmanın, başkasına kavuşmanın yollarını arar bulur. Aşk insan için, gerçek insan için bir kaçınılmazlıktır. Aşk dünyayı sömürmekle sınırlanmış insan için değil de dünyayı yeniden kurmaya çalışan insan için zorunlu
bir etkinliktir.



Aşk yarar ve çok zaman ussallığı geriye iterek mutlak diyebileceğimiz bir duygu ortamı yaratır.
...
Aşk insanın insana kavuştuğu yerdir, insanın insanı derinden kavradığı yerdir. Aşk bir açılımdır, buna göre bir özgürlük ortamıdır. Aşkın ayırıcı niteliği bağdaştırıcı duygular kadar karşıt duygularla örülmüş olması, birbirini bütünleyen öğelerle olduğu kadar çatışkılı öğelerle kurulmuş olmasıdır. Aşkta birbirine iyiden iyiye uzak iki dünya, iki ayrı bilinç, renkleriyle ve nesnel yapısı ile birbirine uzak düşen iki bilinç bir bütün oluştururcasına bir araya gelirler.
...
Karşı cinsten kişilerin dostluğu iğreti dostluktur ve her zaman aşka dönüşmeye eğilimlidir. Dostluk aşka dönüştüğü anda kendi ussallığını yitirir, genel özelliklerini özel özelliklere dönüştürür, çatışkılı bir yapıya bürünür. O artık dostluk değil aşktır, bundan böyle yapıcı olduğu kadar yıkıcı olacaktır, özverili olduğu kadar bencil görünümlere bürünecektir. Aşklar dostluklara dönüşmezler, en azından sağlıklı dostluklara dönüşmezler. Oysa karşı cinsten iki kişi söz konusu olduğunda dostluklar çabucak aşka dönüşmeye eğilimli olurlar.
...
Aşk ahlakı elbette alabildiğine geniş bir ahlak değildir. savaşta bütün silahları kullanabilirsiniz diye bir ilke olmadığı gibi aşkın da belli ahlak kurallarına dayanmaması diye bir kolaylık yoktur, ahlak kuralları elbet aşkta da bir zorunluluktur. Ancak karşılıklı çekişmenin getirdiği gerginlik içinde silahlar bilendikçe, tıpkı zaman zaman savaşta olduğu gibi kural dışı yollara baş vurulur ve böylece ahlaki yönelimin sınırları zorlanır. Elde etmenin önemli olmaya başladığı noktada , daha aşkın başlarında seven kişi neredeyse bir avcı kurnazlığına bürünmek zorunda duyar kendini. Çeşitli oyunlar oynanır, çeşitli yalanlar söylenir. Kur yapmak dediğimiz o girişim biraz da düzenbazlık girişimidir.
...
...Nedir ki puse ? Biraz daha yan yana
Yapılan bir vaattir. Yemindir kanmayana.
Bir itirafın candan bir delil bulmasıdır;
Sevişmek mastarının gül pembe noktasıdır
Bir sırdır ki söylenir ağza kulak yerine.
Bir gönül hazzıdır ki hep derinden derine
Yayılır. Bir visaldir karanfil lezzetinde.
Biraz kalpten koklaşmak ve en nihayetinde
Dudakların ucundan tutmaktır ruhu biraz.
...
Aşkı bir tür sevgi saymak, onu sevgi kavramının altına yerleştirmeye çalışmak olacak iş değildir. Aşkın ne olduğunu bilmeyenler yada bilmek istemeyenler onu da bir çeşit sevgi gibi algılamak algılatmak isterler. Onlar isterler ki aşk olsun ama bir rahatlıklar ve dinginlikler ortamı olsun. Çok kişi aşkın güç bir iş olduğunun farkında değildir. Buna göre aşka hazırlıksız yakalanmak diye bir şey de vardır. Çok kişi aşktan yana görünür yada düpe düz aşktan yana çıkar, ancak aşk üst düzeyde duygusallıkla ve düşünsellikle sarılmış cinsellik olarak ancak yetkin insana, değerleri olan insana özgüdür. İşin bu yanı çok zaman unutulur...Tabanda iç güdünün bulunması aşkın türe özgü, herkese özgü olduğunu düşündürebilir bize. Doğrudur, cinsel içgüdü uyumaz, insan düzeyinde kendini benimsetebilmek yada gerçekleştirmek için acele bir duygu-düşünce maskesi takıverir yada duygu-düşünce örtüsüne bürünüverir,bir takım yapmacıklarla donanıverir. Ama ona o noktada aşk deyip çıkmak gerçek aşka haksızlık etmek olacaktır. Evet bile bile yada bilmeden sevgiyle aşkı birbirine karıştıranlar pek çok sevgiye hemen aşk sıfatını yakıştırıverirler. "Sevdim" demezler de "aşık oldum" deyiverirler. Aşk başka sevgi başkadır.
Sevgiyi elbette hor göremeyiz, hiçe sayamayız yada ikincil bir yere oturtamayız. Sevgi başka aşk başkadır. Sevgi de güzeldir, insan içindir ama aşk değildir. Aşkın sevgi olmasını isteyenler vardır. Sevgiye dönüştürülmüş aşk dişleri sökülmüş, yabansılığı giderilmiş aşktır. Karşılıklı anlayışla belirgin, dingin ve sorunsuz bağlılığa daha çok sevgi adı yakışır...Aşk tutkuyla belirgindir, iyiden iyiye sarsıcı tutkuyla belirgindir. Sevgide tutku yoktur. Ağır başlıdır sevgi, bilgedir. Sevecendir, görmüş geçirmiştir, hoş görülüdür, her koşulda anlayışlıdır, kavga çıkarsa da gözden çıkarmaz, yıkıcı olmayı hele hiç göze alamaz. Sevgi ussaldır, ussallığın çizgisini büyük bir dikkatle izler. Onun her zaman kendi logos ' una uygun olması gerekir. En coşkulu sevgi bile sınırlarını aşmaz, vurup geçmez, derinlerde anlaşılmaz öğeler barındırmaz, yoğun tutkularla işi olamayacağını iyi bilir.
Aşk tepeden tırnağa tutkudur. Tutku yoğunlaştıkça gündelik anlamında ussallık geriye çekilir, o zaman aşkın kendi özel mantığı ve özel dili oluşmaya başlar. O zaman duygu ve düşünce dünyası pırıltılı bir görünüm alırken çabucak usdışının yönetimine girer. Aşkın ussallığı bir tür usdışı ussallıktır. Aşık olan kişi olağan ussallığı elden kaçırdığını , tüm bilinç etkinlikleriyle usdışını koşullarına uyduğunu görür yada bilir. Denetlenebilen şey aşk değildir.
...
Aşk yaşamak benzersizi gerçekleştirmektir. Hem bir baş eğiş hem bir başkaldırmadır. Baş eğiştir: aşılmışlık duygusu ile belirgindir. Başkaldırmadır: Engel tanımaz. İnsan yaşamında engel tanımayan tek yönelimdir, insanı tartışmasız şekilde yükümlü ve sorumlu kılar. Bu sorumluluk düpedüz bir yüzde yüz benimseme sorumluluğudur. Aşk alışılmış sorumlulukları dışlar, göreneksel sorumlulukların çok ötesine geçer, kendisi ile ilgili yüzde yüz koşulsuz sorumluluğu getirir. Sıradan sorumluluklar aşkı kurulaştırır ve kurumlaştırır, aşk olmaktan çıkarır. Aşk göreneğe düşmandır ya da en azından ilgisizdir. Görenekle ilgili tüm değerlere karşı durur. Ona dıştan her hangi bir şeyi benimsetemezsiniz. Her aşk kendi kültür koşullarına göre kendi ilkelerini oluşturarak yaşarlık kazanır.
Genel olarak onu evliliğin bir ön hazırlığı, evliliğe açılan yolun başlangıcı gibi değerlendirirler. İnsan aşık olup evlenmelidir. İnsana aşk evliliği yakışır. Sevmeden evlenenlere biraz garip bakarız, hatta onları bir alış verişin tutkuluları gibi değerlendiririz. Ne olursa olsun işin ucunda evlilik olmalıdır. Aşkın kutsallığı ancak o koşulda onaylanır. Aşık olmak evlenmek içindir, insan aşık olur ve evlenir. Evet ne yazık ki çokları böyle düşünürler...O durumda aşk evliliğe bir hazırlık olarak düşünülebilir.Hatta şöyle düşünülebilir: aşk evlilik denilen mutluluğu önceleyen yoğun mutluluktur. İnsanlar koşullarını düşünüp tartışmadan mutluluk diye bir şeyi amaç edinmişlerdir. Onu hep ararlar ama hiç bir zaman bulamazlar. Onun amaçlanır bir şey olmadığını, amaçları gerçekleştirirken duyulan bir heyecandan başka bir şey olmadığını düşünmezler.
Kimine göre evlilik mutluluğun bulunacağı yerdir hatta tek yerdir. Mutluluk ne aşkta ne evlilikte ne de başka bir yerdedir. İnsanlar onu yanlış yerde ararlar çünkü, kendilerinde arayacaklarına dışta bir yerlerde ararlar dolayısı ile de bulamazlar. Evlilik aşkın zorunlu bir sonucu değildir. Evlilik bütün olumsuz özellikleriyle ve bu arada getirdiği çeşitli kolaylıklarla ve güçlüklerle aşkı öldüren bir kurum olarak düşünülebilir. Aşk uçurumun kenarında yaşamaya alışmıştır, rahat yataklarda sızar kalır. Evlilik en uygun koşulları amaçlar. Aşk değişkenlikle belirgin bir canlılığı gerektirir. Evliliğin kendine göre kalıpları vardır ve kalıplar birbirinin örneği olan kalıplardır. Bu kalıplar toplumsal ve türsel amaçlara göre düzenlenmişlerdir, özellikle çocuk yetiştirmeye göre düzenlenmiştir. Evlilik bir çocuk yetiştirme kurumudur, buna göre türü sürdürme kurumudur...Evlilikte aşk olsaydı evlilik bir kurum olma şansını elden kaçıracaktı, bir büyük heyecanlar, büyük sarsıntılar, büyük tedirginlikler kurumu olacaktı. Böyle bir kurumda çocuk yetiştirme olası değildir. Gerçekte iyi kurulmuş evlilikler de birer gerçeklik olmaktan çok birer düş oldukları için insan türünün sağlıklı gelişimi büyük ölçüde sözde kalmıştır diyebiliriz. Her evlilik kendine göre çatışkılarla varlığını sürdürür. Çocuk yetiştirmek için kurulmuş bu kurum çocukları zedeleyen bir kurumdur.
...
Aşk tüm evcil görünüşlerine karşın bir yırtıcıdır. Onun tüm yırtıcı özelliklerine karşın bir evcil olduğunu da söyleyebiliriz. Ne var ki ona evcil sıfatını yakıştırırken onu evlilikle bağdaştırdığımız düşünülmemelidir. Aşk her şeyden önce toplumsal düzeyde bir uyumsuzluktur, çünkü kendini kendi dışında bir hiç sayar, kendinden başka bir şeye bağımlılaşmak istemez. Gündelik yaşamı çekici kılan çok şeye ilgisizdir: Markaları bilmez, siyasi heyecanları tanımaz, kurallardan kaçar, kalabalıkları sevmez, yuva sıcaklığı diye bir şeye aldırmaz, mutfak robotlarını tanımaz, otomobil ve buzdolabı markalarını umursamaz, çok bilmişliklerden tiksinir.
...
Fırtınalı aşk denizinde yorgun düşenler için sığınılacak en güzel liman evliliktir. Evlilik limanına sığınan aşıklar uzun ve yorucu bir seferden dönmüş gibidirler ya da karmaşık bir masaldan çıkıp gelmiş gibidirler, bundan böyle her koşulda dinginliği ararlar, edilgin bir yaşama aday olurlar. Bu limana sığınış çok zaman onlara aşkta en yüce basamağa ulaşmak ya da aşkın verimli meyvesini toplamak gibi görünür. Onlar limanda demirlerken gerçek bir zafer kazanmış gibidirler. Oysa evlilik aşkın mezarıdır...Evlilik kurumu duygular açısından hiç de verimli bir kurum değildir. Ama ussal düzeyde ortak bir yaşam oluşturmak için oldukça elverişlidir. Çünkü o her şeyden önce kurumdur ve her kurum gibi yaşamsal gereksinimlerin öne çıktığı ve belirleyici olduğu bir kurumdur. Güç ya da kolay koşullarda gereksinimlerin öne geçmesi duygusal yaşamın filizlerini kırar.
Aşkın düşmanı olan alışkanlıklar ve kolaylıklar evlilik kurumunun temel özelliklerindendir. Alışkanlıklar yerleştikçe her anlamda kolay yoldan sağlamalar geliştikçe aşkın izleri silinmeye başlar. Yabansı aşk, o yırtıcı aşk en sonunda evcilleşmiş, kendine yenik düşmüştür. Dağınık saçlar, gecelikler, pijamalar, yetinmeler, bildiği gibi davranmalar, anneler, babalar, kardeşler,eski dostluklar, düşünmeden söylenmiş sözler duygusallığın altını oymaya başlar. Artık heyecan yoktur, dokunuşlarda da yoktur, yan yana duruşlarda da yoktur. Sessiz ya da gürültülü patırtılı bir isteksizlik, bir bıkkınlık gelir yerleşir. Evlilik denilen şey bu muydu? Bunun için mi biz o düşler ülkesinden bu aptallıklar ortamına geldik? Çiftler aşkın sarsıntılarını arar duruma gelirler, ancak iş işten geçmiştir, bundan böyle mutlu yuva oyununu oynamaktan başka yapılacak iş yoktur. Mutlu yuva bir bataktır, bir çocuk üretim merkezidir. Bataktan kurtulmak için girişilen çocukça çabalar boşa çıkacaktır. Değişiklik olsun diye girişilen bir takım davranışlar büyük bir verim sağlamayacaktır: Hep aynı şeyleri yapmayalım, örneğin bu akşam dışarıda yiyelim, örneğin sevişirken öyle değil de böyle yapalım. Evlilikte elde edilebilecek en iyi kazanım aşkın temiz bir sevgiye, biraz da gözü kapalı bir sevgiye dönüştürülmesi olabilir. Bu olmadığı zaman evlilik bir cehennem olur çıkar. Doğumlar, çocukların yetiştirilmesinde uğranılan çevresel güçlükler, okul harcamaları, birilerinin baskın ve yönlendirici tutumları ve buna benzer şeyler iyi bir sevgi ortamı oluşturmaya da engel çıkarır ve evliliğin açmaza girmesinde çokça etkili olur.
...
Aşkta ilginç olan sondaki sıkıntılı görünümler değil başlangıçtaki şaşırtıcı koşullardır. İki insanın bir birine vurulması ya da en azından bir insanın bir insana vurulması baştan sona giz dolu bir olgudur. Aşkı yaratan gücün uyumun gücü olduğu savı pek de inandırıcı değildir. Benzer bilinç koşullarından aşk doğar diyebilmek hiç de kolay değildir. Aşkta uyumlar kadar hatta onlardan çok uyumsuzlukların belirleyici olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Uyumsuzluk aşkta bir bağlayıcı güç, bir kışkırtıcı etken oluşturabilir. Sık sık kullanılan "yasak aşk" deyimi aşkta en azından toplumsal uyumsuzlukların gücünü ortaya koymaz mı? Bu "yasak aşk" deyimi pek de anlamlı bir deyim değildir, çünkü yasak olmayan aşk yok gibidir.Aşkın önündeki bütün engelleri kaldırın, geriye aşk kalır mı? Toplumun göreneksel değerlerden giderek çok şeye hayır dediği yerde aşk uyarsızlıklarla dolu kocaman bir evet'tir. Yaş, toplumsal sınıf, kişilik yapısı, eğitim düzeyi, bakış ve seziş ayrılıkları aşkı iyiden iyiye kamçılar ya da daha doğrusu kamçılayabilir. Aşık olmak gerçekte bir olmaza evet demektir. Bu yüzden aşk evlilikleri her zaman ve her anlamda sözleşme evliliklerinden daha az şanslıdırlar.
...
Aşktan payını almamış insanlara, hele ona aklı sıra yukardan bakmaya çalışanlara acımak gerekir. Aşkın dişlerini sökmeye çalışanlara da. Onlar aşka yaraşır olmayan, aşkı eline yüzüne bulaştıracak olan,zaten aşkın ne olduğunu da bilmeyen zavallılardır.
...
Aşk deneyi, iç koşulları ne olursa olsun, sonunda bir yücelme ve yüceltme deneyidir. Aşkta insan olanaksızı gerçekleştirmeye çalışırken daha da insanlaşır. İnsan olmak her zaman sınırları zorlamaktır. Aşk insanın sonsuzluğu duyumsadığı, ölmezliği sezdiği yerdir. Gerçek insan olma düşlerimizi ancak aşkın sıcak ama dikenli kanatları altında gerçekleştirebiliriz. Aşkın olmadığı yerde insan bir takım gerekleri yerine getiren bir makinedir.


*AŞKIN DİYALEKTİĞİ-Afşar Timuçin, Bulut Yayınları-2002
adlı kitaptan özetlendi.

25 Haziran 2007 Pazartesi

Dilnevaz NEVA


Gece karanlığında tutsak kalır benliğim

su ve rüzgar sesleri ayartır hayatımı

karanlıkta gizlenir ağlayan nağmelerim

kara toprak ve ateş çağırır hayatımı


hayaletler dolaşır uykumun etrafında

sıkarlar da sıkarlar gecelerce ruhumu

gece mürekkebinin değişmez tonlarında

yazar rüya kalemi değişmez kabusumu

24 Haziran 2007 Pazar

AŞK

Halil CİBRAN

Almitra “bize aşktan bahset” dedi. Almustafa başını kaldırdı ve insanlara baktı, koca bir sessizlik çökmüştü üzerlerine. Ve muhteşem bir sesle dedi ki; “onun yolları zor ve engebeli olsa da, Aşk sizi çağırdığında onun peşinden ayrılmayın. Güzel tüylerinin arasına sakladığı iğneler sizi incitse de, Aşk kanatlarını size açtığında ona boyun eğin. Ve sizinle konuştuğunda, her ne kadar sesi kuzey rüzgârlarının yaprakları döktüğü gibi düşlerinizi paramparça etse de, inanın ona. Aşk sizi taçlandırdığı gibi çarmıha da gerebilir. Aşk sizi geliştirir de, yontar da. Aşk sizin doruğunuza ulaşır ve güneşte titreyen en hassas dallarınızı okşar ama aynı zamanda köklerinize de inebilir ve dünyaya tutunan parçalarınızı titretir. Aşk tahıl demetleri gibidir sizi kendinde toplar. Aşk sizi arındırmak için ayrıştırır ve eler ki işe yaramaz yönlerinizden kurtulabilesiniz. O sizi beyazlığa ulaştırır, siz yumuşayana kadar yoğurur sizi. Ve sonra sizi kutsanmış ateşine atar ki artık Tanrı’nın kutsal gününde kutsanmış ekmek gibi olasınız. Evet, aşk bütün bunlara kadirdir, kalbinizin derin sırlarını öğrenebilesiniz diye ve bu bilgi belki de yaşamın kalbinin ufacık bir kırıntısı olabilsin diye… Ama eğer yalnızca aşkın huzurunu ve mutluluğunu aramak derdindeyseniz, o zaman örtün çıplak bedenlerinizi ve aşkın harman yerini terk edin. Hep kahkahalar atacağınız o mevsimsiz dünyaya gidin ama unutmayın ki ne içten gülümseyişinizin ne de gözyaşlarınızın tamamı olacak. Aşk haylazlık verir size ama kendi haylazlığını terk eder. Aşk sahiplenilmeden sahiplenir çünkü o her şeye yeter. Eğer âşıksanız “Tanrı kalbimde” yerine “Tanrı’nın kalbindeyim” diyebilmelisiniz. Ve asla aklınızdan aşkınızı yönetebileceğinizi geçirmeyin ki eğer o sizi değerli bulursa o sizi yönetecektir. Aşk kendi boşluğunu doldurmaktan başka bir arzuya sahip değildir. Ama eğer âşıksanız ve arzulara ihtiyaç duyarsanız o arzular sizin kendi istedikleriniz olsun. Aşırı sevginin verdiği acıyı bilmek için… Aşkı kendi deneyimlerinizle bilmenin yaralanmışlığını tatmak için… Gönüllü ve hevesle kanamak için… Şafakta sevinçten kanatlanmış bir kalple uyanıp aşkla dolu bir diğer günü gördüğüne şükretmek için… Aşkın sarhoşluğuyla kendinden geçmek ve huzurla dinlenebilmek için… Akşamları şükürler içinde evine dönebilmek için… Ve kalbinizin sahibine duayla, dudaklarınızla O’nu anarak uykuya dalabilmek için…

22 Haziran 2007 Cuma

BİLİNÇLİ AŞK*

Çocuklar ve aşk arasında doğrudan bir ilişki olması gerekmez; ama aşk ile yaratma arasında kesin bir ilişki vardır. Bilinçli aşkın amacı yeniden doğuşu gerçekleştirmektir. A.R.ORAGE

İnsanlar beraberlik, güvenlik, cinsellik ve öz beğeni gibi alanlarda tatmin edici olduğunda, ilişkilerinin başarılı olduğunu düşünüyor...Ama ilişkiyi bir yol, özellikle de kutsal bir yol olarak gördüğümüzde, bu ihtiyaçları da içeren ama bunlarla sınırlı olmayan daha geniş bir bakış açısına sahip oluruz. Asıl kaygımız daha geniş bir bilincin gelişimine ve iki insanın evrimine ilham verecek bilinçli aşkı yeşertmektir.
...
Bir ilişkide bilinçli aşkın oynadığı rolü daha iyi aydınlatmak için şunu söyleyebiliriz; ilişkinin, iki insan arasında varolabilen bir çok farklı bağlantı düzeyinde düşünülmesi (bize) yardımcı olur.

BAĞLANTI DÜZEYLERİ

*Sevgililer arasında oluşabilecek en ilkel bağ, çocuklukta eksik kalmış olan duygusal beslenmeyi sağlama arzusundan doğan ortak kaynaşma dürtüsüdür.
...
*Ortak kaynaşma için duyduğumuz ilkel gereksinimin ötesinde, ilişkideki en temel arzu dostluktur. Bu arzu daha az ya da çok sofistike biçimler de alabilir. En ilkel düzeyde, tıpkı bir ev hayvanı gibi bize eşlik eden, yatağımızı paylaşan başka bir beden isteyebiliriz. Daha sofistike düzeyde ise içimizdeki çocuk, beraber gülebileceği bir oyun arkadaşı, (içimizdeki) yetişkin ise yemek yapmak, toplantılara katılmak gibi faaliyetleri paylaşmaktan zevk duyacağı bir eş ister.
...
*Başka bir bağlantı düzeyi ise, iki insan sadece faaliyetlerini ve dostluklarını değil, ortak hedefleri, menfaatleri ya da değerleri paylaştığında ortaya çıkar. Bu düzeyde, çift beraberce bir dünya, bir ortaklık yaratır. Dostluk gibi ortaklık bağlılığı da somut, dünyevi biçimlerdendir.

*Değerleri ve menfaatleri paylaşmayı mümkün kılan iletişimdir. Bu düzeyde içimizdekileri yani düşüncelerimizi, hayallerimizi, yaşantılarımızı ve duygularımızı paylaşırız.
...
*İletişimin daha gelişmiş hali ise ayindir. Sadece düşünceleri ve hisleri paylaşmanın ötesindeki öteki insanın varlığını derinden tanımaktır. Bu çoğunlukla sessizlikte olur-belki sevgilimizin gözlerine bakarken, sevişirken, ormanda gezinirken ya da beraber müzik dinlerken. Aniden kişiliğimizde değil varlığımızın en derinlerinde içimize bir şeyin temas ettiğini hissederiz. Hem tam anlamıyla kendimiz olur hem de eşimizle tam bir bağlantı kurarız. Böylesi bir bağlantı o kadar nadir ve çarpıcıdır ki gerçekliğinden şüphe etmeyiz. İki insan iletişimleri üzerinde çalışabilirler ama ayin çok daha kendiliğinden, irade dışı bir şeydir. İletişim ve ayin dostluk ve ortaklıktan daha derin ve ince bağlantı biçimleridir ve akıl ile kalp düzeyinde yaşanır.
*Daha derin bir yoldaşlık arzusu ayrıklığımızı tamamen ortadan kaldırmak ve sevdiğimizle tam bir birleşme özlemini yaratır. Bu özlem hakiki insani ihtiyacı ifade etse de aslında yönü ilahi olana, sonsuzluğadır.

BİLİNÇLİ AŞK VE KIRIK KALP

İki insan ruhsal düzeyde bir beraberliği paylaştığında aralarında bilinçli aşk yeşermeye başlar. Bu, kişiliğe duyulan sevginin tersine, varlığa duyulan sevgidir. Birleşme anlarında, hem kendi hem de sevgilimin varlığının derinlerine inerim.Gün be gün içsel yaşamlarımız eş zamanlı hareket etmeye başlar. Sevgilimin yüzü kendi yüzümden bile tanıdık gelir. Kendi duygularıma ve değişen ruh halime ne kadar duyarlıysam ona da o kadar duyarlı hale gelirim. Özlemlerini paylaşırım ve acılarını benimkilerden ayırt etmem. Öylesine nüfuz ederiz ki birbirimize, benim için artık onsuz olmak mümkün olmaz.
Ama yine de ben ondan ayrı bir bireyim. Ne kadar yakın olursak hiç bir zaman farklı dünyalarımızı tam olarak paylaşamayız: Asla (o) tam olarak ben olmanın ne olduğunu bilemeyecek ve ben de asla tam olarak o olmanın ne olduğunu bilemeyeceğim. Varlıklarımız birbirine değdiğinde bir olma anını yaşasak da tam bir bütünleşme asla mümkün olmayacaktır. Ne kadar yakınlaşırsak, en ufak mesafeler o derece sonsuzlaşacaktır.
Birbirimize olan yakınlığımız yalnız olduğumuz gerçeğini gizlemeye yetmeyecektir. Evrende birbirimize verilmiş geçici emanetleriz ve ne zaman geri çağrılacağımızı hiç bilemeyeceğiz. Bu noktayı-ne tam ayrı ne de beraber olmadığımı- bilmek kalbimin en saf halini keşfetmeme olanak verir. Sevdiğimin içinde eriyerek yalnızlığımı, hiç bir zaman yenemeyeceğimi anladığımda, beni hiç kimsenin kurtaramayacağı bir acıyla baş başa kalırım. Bir yanım onu acısından kurtarmak ve onun için doğru olanı yapmak isterken öteki yanım ondan kendi hayatını ya da öleceğimiz gerçeğini gizleyemez. İşte kalbin hem dopdolu hem de bom boş hissettiği o noktada yeni aşk şarkılarından birinde sorulan "Aşk neden bu kadar acı verici?" sorusunun cevabını bulurum.
Ama böylesi bir acıyı yaşamak sorun değil. Chögyam Trynpa'nın deyişi ile bu acı "Koşulsuzdur. Kalbini tamamen açtığın için acı çekersin." Aşk şarkılarının tonu çoğunlukla hüzünlüdür çünkü başka birine kendimizi adamak, erimek ve kendimizi bırakmak içim derin bir özlem doğurur...Aşktaki hüzün, kendimizi açmak ve bağ kurmak isteyen hislerin doygunluğudur. Çünkü birine adanmışlığın merkezinde akmak isteyen kalbin, tatlı hüzünlü doygunluğu vardır.
Yalnızlığımda akıp gitmemi istediğim için bu benim kendimi soyutlamama neden olmaz. Hayattaki küçük varlıklardan biri olarak bu benim yeryüzündeki bütün varlıklarla paylaşmak istediğim bir şeydir. Bir çok hazinenin yaratıldığı içsel bir derinliktir: Ulaşılmak istenen tutku, kendimi büyütmek, şiir veya şarkı yazmak, muhteşem yalnızlığı içinde sevgilime dokunacak bir güzellik vermek gibi. Verebileceğim en muhteşem hediye de yine ondan doğar: Olabildiğince tam yaşama ve ölme arzumun içinde beni ben yapan her şeyi, kendimi verebilirim.
Yalnızlığımızın değerini bildiğimizde, tam anlamıyla kendimiz olabilir ve kendimizi tam olarak başkasına verebiliriz ve artık başkalarının bizi kurtarmasına ya da iyi hissettirmesine ihtiyaç duymayız.Tersine onlara tam anlamıyla kendileri olabilmeleri için yardı ederiz. Bu şekilde bilinçli aşk, kırık kalbimizin yeteneğidir.
Tüm büyük ruhani inanışlara göre kişisel mutluluğu yakalama anlayışı gerçek tatmini sağlayamaz çünkü kişisel arzularımız sonsuz bir şekilde yeni tatminsizlikler yaratmaya devam eder. Hiç kimsenin bizden alamayacağı gerçek mutluluk, kalbimizin kırılmasından ve içindeki özün etrafımızdaki dünyaya yayılmasından ve başkalarının mutluluğu ile birleşmesinden doğar. Sevdiklerimizin olgunlaşmasını kutlamak, varlığımızın büyük kapasitesini denemektir ve bize kendi gelişimimizde yardım eder. Onların olgunlaşması bizi de en güzel niteliklerimizi geliştirmeye çağırdığından, tam olarak işe yaradığımızı hissedebiliriz.
...
Bilinçli aşk bu gün de çok ender olarak ortaya çıksa da artık o kadar uzak bir olasılık değil. Bunu sebebi de artık bilinçsiz aşkın tatmin edici olmaması Her geçen gün daha fazla çift ilişkilerinin, içlerindeki derin kaynakların ve en güzel niteliklerin gelişmelerine ne kadar yardım ederse, o kadar heyecan verici olabileceğini keşfettikçe bilinçli aşk bir lüks değil gereklilik haline gelecektir. İşte bu yüzden ilişkimizde şu an karşılaştığımız tüm sıkıntılar bize çok nadir bir fırsat sunuyor: İçimizdeki derinliği geliştirmeye çağıran aşkın kutsal bir yol olduğunu keşfetme fırsatı.

En son noktasında bilinçli aşk iki aşığı, daha büyük bir birleşmeye, hayata tümüyle karışmaya çağırır. dahası iki insan arasındaki aşk, bu daha büyük amaca yönelmedikçe büyüyemez. Çift arasındaki aşk büyüdükçe Teilhardide Chardin'ın "evrene duyulan aşk" dediği hayatın tümüyle kaynaşma biçimini alır. Onun da dediği gibi aşk ancak bu şekilde "sonsuz ışık ve güç içinde gelişebilir."
...
Tüm yaratılışa ışık saçmak aşkın ulaşabileceği son noktadır. Çiftin hayatına yayılan ve onu zenginleştiren işte Evren'e açılan bu büyük aşk, bu büyük yoldur.

*Kalbin Yolculuğu-John Welwood adlı kitaptan özetlendi.
Kuraldışı Yay.İstanbul 2003.Çeviri:Zerrin Koltukçuoğlu.

21 Haziran 2007 Perşembe

UÇUŞ KORKUSU

Ali Sarıgül

Sonsuz bir uçuştur aşk,
Sonsuz bir vazgeçiştir kendinden, senden.
Ve bütün değerlerinden.
Uçurumun kenarında durup, ufka bakmaktır ürpertiyle,
Sonsuz okyanusa...

Sert ve soğuk bir rüzgâr eser de okyanustan,
Kanatların titrer, yüreğin titrer heyecanla.
Okyanus seni beklemektedir ey güleç yüz,
Ey beyaz Martı,
Uçmak senin kaderindir.

Uzun bir yolculuğa çıkmaktır aşk.
Varılacak bir yerin olmadığı, sonsuz bir güzergâhtır.
Senden sanadır gidilecek bütün yollar,
Söyle bana sevgili ürkek Martı,
Seni bu acemi uçuşunda kim kollar?